“Daha yüksek manevî makamlara ulaşmak için çabalayan müslümanın özlemini yansıtan hüznün, Hıristiyan kültürünün cehennemî karanlık ve umutsuzluğuna benzer bir tarafı yoktur!”

Hüzün ve mutsuzluk.

Turgut Cansever’in yukarıda alıntıladığım sözünde karşı karşıya gelen iki duygu. Biri müslümanca hüzün, diğeri hıristiyanca umutsuzluk. Ve kasvet.

Dünyanın iki ayrı biçimde kavranışı. İnsanın üzerinden çıkmayan leke, ilk günahın o silinmez yazgısı.

Hıristiyanî umutsuzluk ve suçluluk duygusu, Orta Çağ karanlığı masalını büyük ölçüde doğrular. Düşüncesiyle ve sanatıyla.

İsa. Hırıstiyanlığın nazarında yarı insan, yarı tanrı değil. Aslâ! Bilâkis hem insan, hem tanrı. Eşit derecede.

Çarmıha gerilmiş bir tanrının gölgesinde huzursuz ve ıstıraplı bir kasvet. Karanlık ve gölge. Az ışık, ama çok gölge. Daima gölge. Hep gölge. Karanlık ve kasvet.

Rönesans sonrası Barok tenebrismosu bile çok masum kalır işaret ettiğim Ortaçağ kasvetinin yanında. Çok masumdur Caravaggio’nun (öl. 1610) o koyu, kopkoyu Barok gölgeciliği. Çünkü artık Doğu’nun ışığı vardır modernlerin paletlerinde. Ve İspanya’nın. Endülüs’ün.

“Grek sanatında ışık daha çok işleniyor, gotik sanatta ise gölge. Yani Grek sanatı ışığı biçimlendirirken, gotik sanat gölgeye biçim veriyor.”

     Modern yontuyu biçimlendiren kudretli ellerin sahibi August Rodin (öl. 1917), ki Rodin demek biraz da el demekti, böyle söyler. Biraz da içi yana yana.

     Garip ama katedrallere soneler yazmış bir yontucudur Rodin.

     Düşünen Adam heykeli, 1888’de Kopenhag’da sergilendiğinde, hangi adı taşıyordu dersiniz?

     ŞAİR.

     Niçin? Çünkü Cehennem Kapısının üzerine yerleştirdiği düşünen adam, bir şairdir: Floransalı Dante. Santa Croce’de üşüdüğüne bizzat tanık olduğum zavallı Dante.

     Gölgeye aşina bakışları şu yorumu yaptırır Rodin’e:

“Eski kiliselerin kapı sundurması incelendiğinde eski gotiğin üstünlüğü hemen ortaya çıkıyor: Adeta -elbette mimarî olarak inşa edilmiş- bir mağara, bir in. (…) Gotik sanatın temel öğesi, sivri kemerden çok bu mağara izlenimidir.”

     Katedraller! O korkutucu ve sevimsiz karanlığın tapınakları.

     Ne zaman bir katedrale girsem üşürüm. Çokluk nefes alamayacak gibi olurum. Yıllarca sebebini bilmeden üşüdüm. Hepsinde. Alman, Fransız ve İtalyan katedrallerinde. Tek istisnası İspanya. Endülüs. Granada’nın katedralleri. Kurtuba’nın. Sevilla’nın.

     Şaşırmayınız, Endülüs katedralleri aydınlıktır. Orada başka bir ışık vardır. Hıristiyanlığın tanımadığı bir ışık. (Kölner Dom’a yeni eklenen vitraylar ilk kez bir Alman katedralini ışıtıyor. İstanbul ışıltısı şimdi Kölner Dom’da, inanmıyorsanız, gidip bakınız.)

     İslâm dışı kültürlerin ve özellikle Hırıstiyan Batı kültürünün insanın ümitsiziliğe sevkeden, karanlık, kasvetli, dramatik boşluğunun tam da aksine, İslâm mimarisinin “biçim berraklığı”yla ve açık umut verici renkleriyle temayüz ettiğini söyleyen Turgut Cansever’in şu açıklaması, gotik mimarinin özündeki söylemi, bakınız nasıl da ustaca deşifre eder:

“Orta Çağlarda Kilise yönetiminin mütehakkim, emredici iktidarının sembolü olan Gotik mimarî, insanı zaptetme ve sürükleme özelliklerine sahipti. Bu, insanın bilinçli ve sorumlu davranışlarının ve hayatın inkârı demekti.”

     Bu tespit tamamiyle hakikattir, ve şayet istersek, güneşin battığı topraklarda (Abendland) karanlığın kökenine ışık düşürebileceğimiz çok sayıda tanıklık bulabiliriz.

     Mesela İngiliz felsefeci Edmund Burke’ün (ö: 1797), yüceyi ve yüceliği oluşturan teknikler üzerine karaladığı şu satırlar, sadece Hırıstiyan mimarisinin değil, Batı düşünce ve sanatının iktidarın rengi olan karayı ve karanlığı niçin sevdiğini de ortaya koyuyor:

“Yüce kavramını uyandırmak üzere tasarlanmış bütün yapılar, iki nedenden dolayı epeyce loş ve kasvetli olmalıdır:

İlk olarak, bizzat karanlığın diğer durumlarda tutkular üzerinde ışıktan çok daha fazla etkisi olduğu tecrübeyle sabittir.

İkinci olarak da, onu doğrudan aşina olduğumuz nesnelerden mümkün olduğunca farklı hâle getirmemiz gerekir. Bu nedenle, bir binaya girdiğinizde açık havadan daha aydınlığa geçemezsiniz; birkaç derecelik daha loş bir yere girmek yalnızca önemsizce bir değişiklik sağlayabilir ama geçişi bütünüyle çarpıce hâle getirmek için, mümkün olan en fazla aydınlıktan, mimarinin amaçlarına göre mümkün olan en karanlık duruma geçmeniz gerekir.”

     Katedrallerin, Rodin’e niçin birer mağara ve in hissi verdiğini anlamak, sanırım şimdi biraz daha kolaylaşmış olmalı. Bu yüzden bir türlü bahar gelmez katedrallere. Bahar, yani yücelikle ilgilenmeyen tek mevsim.

     Turgut Cansever, Batı kültürünün herhangi bir döneminde müslüman tevazûuna benzer bir (mimarî) ifade bulmak çok zordur, der. Bu mimarî tevazûun insanî anlamını temellendirebilmek maksadıyla, hiç üşenmedim, gidip arşivimden Journal des Débats’nın 30 Mart 1883 tarihli nüshasını çıkardım.

     Sarbonne’da veriği L’Islamisme et la Science başlıklı konferansında, Fransız pozitivist Ernest Renan’ın, üstelik baştan aşağıya İslâm’ı ve müslümanları aşağıladığı o tarihi konuşmada ağzından kaçırdığı söz şudur:

“Je ne suis jamais entré dans une mosquée sans une vive émotion, le dirai-je, sans un certain regret de n’étre pas musulman! (Hiçbir zaman bir Cami’ye güçlü bir coşku hissetmeksizin, hatta itiraf edeyim, müslüman olmadığıma hayıflanmaksızın girmiş değilim.)”

     İşte binalarımız bu mimarî tavazûun ışığını kaybettiği gün haysiyetini kaybetti.

     Boğaz Köprüsü’nü aydınlatmak için seçilen o anlamsız, o iğrenç ışık kompozisyonları kadar bu toprakların ruhuna yabancı ne var İstanbul’un omzunu örten o güzelim mavi şalın üzerinde?

     Bir kır düğününde bayram protokolünü ağaırlayan vasatlık sadece!

     Renklerin de bir dili olduğunu düşünmediği için renk seçmeyi bilmeyen ve gökdelenlerin hayvanî heybetinden rahatsız olmayan danışmanlar bilincinin mânen vaftiz edildiğinden aslâ şüphe etmem.

     Danışmanların bilinci, ancak İstanbul’u işgal eden ordunun komutanı Fransız General Franchet d’Esperey’in şehre girerken bindiği beyaz atınki kadar beyaz.

     Kirli beyaz.

Dücane Cündioğlu – Mimarlık ve Felsefe