Size de kocaman bir kilisede yaşıyormuşuz gibi geliyor mu? Hayır mı? Çok saçma bir benzetme mi?

Hadi çocukluğumuza inelim. Bir camiye girdiğimizi düşünelim. Etrafımıza bakalım. Neler var? Neredeyse hiçbir şey değil mi? Boş bir alan. Hiç de eğlenceli değil doğrusu.

Sonra hep birlikte bir kiliseye doğru gidip içeri girelim. Nasıl? Ne kadar da ilginç değil mi? Resimler, şamdanlar, semboller, sıraların da yardımıyla oluşmuş binlerce oyun mekanı. Gizli odalar. Cıvıl cıvıl renkler.

Bu fark hiçbir şey anlatmıyor mu?

İçinde yaşadığımız evimiz, yürüdüğümüz sokaklar, kamu binalarımız, eğlence mekanlarımız sizce nereye daha çok benziyor?

Neden heryer fotoğraflarla, resimlerle dolu? Neden bizim yerimize eşyalar oturuyor evlerimizde? Neden koltukta otururken pasif bir biçimde tv’ye hapsoluyoruz? Sizce günümüz dünyası hangi düşünüş biçiminin ürünü?

Çocukluğumuza “Cami seni belli bir yöne doğru çekti mi?” diye soralım.  Hayır diyecektir. “Peki kiliseye girince ne hissettin?” diye sorarsak. “Girişten diğer uca yürüme arzusu duydum.” cevabını alırız. Çünkü kilise mimarisinde amaç budur.

Sizce “sanat” denen şeyler neden birilerinin kontrolünde bizleri bir yerden alıp diğer bir yere götüren şeylerden oluşuyor? Bu tür bir sanat sizce hangi düşünüş biçiminin ürünü?

Heyecanlanmak için bile “roller coaster”lara bağlanıyoruz. Sizce insan neden bu kadar pasif bir canlı haline geldi?

Teknoloji geliştiği için koltuklara kurulmadık. Elbiselerimizin biçimi de bu yüzden değişmedi. Yerde yemek yerken masaya geçmemizin sebebi de ilerleme değil. Sabah namazından sonra başlayan işimiz saat 9’a alındı, sebebi ise saatin icadı değil. Sadece “renkli ve cıvıl cıvıl” bir kilise geçirildi üstümüze…

Türkiye’de din kaynaklı şizofreninin yansımaları

 

sdmimproje