sdmim’in İstanbul Tarihi Yarımadası’nın geleceği üzerine bir yazısı:

Hattat İzzet Sokak mı? Nerede?

 

  Geriye miras olarak bırakacağı malı biriktiren köy kökenli bir kültür ile, göçebe bir kültür veya bir aşkınlık kültürü -burada ikisi aynı şey demektir- arasındaki zıtlık, belki burada görülmektedir.  Bir taraftan Roma’nın kuruluşunda hakim jestler, diğer taraftan da müslümanlarca kurulmuş ilk mekanlardan birisi olan Kufe camiini inşa edenlerin jestleri söz konusudur.”

                                                            Necmüddin BAMMAT

 

 

BİTİŞİK NİZAM

 

odalarda bunca eşya

tanrım nasıl da yoruyorlar evleri

yer kalmadı oturup göz göze gelmeye

hatta yalnızlığa bile…

 

sözgelimi sandalyenin arkasında yorgun bir ova

tozdan yapılmış biblolar

yüz yıldır bakıyorlar oraya

 

sırtımı deliyor bir alçı kedinin köşeli gözleri

oradan süzüle küçüle bir fil kafilesi

iniyor konsolun üzerindeki tahta dağlara

beni bir kireç kuyusundan baş aşağı sarkıtarak

iniyor uzun geçmişime terli bir mızrak

 

evlerde bunca eşya

tanrım

kalbime saldığın çıkrık

orda bir şey bulmasın senden başka

 

Atakan Yavuz

 

Köy, biriktirmek, mal, yorgunluk, eşya… Necmüddin Bammat’ın sözlerinin(1) ve de Atakan Yavuz şiirinin(2) çağrıştırdıkları ile başlıyoruz yazımıza. Bu girizgâh, İstanbul Tarihi Yarımadası özeline doğru kayacak yavaş yavaş.

Açıkçası gündemi çok da takip etmeyen bir ofis yapımız var. Hatta özellikle dışında durmaya çabaladığımız bile söylenebilir. Fakat geçtiğimiz günlerde Van’da yaşanılan deprem sonrası kendimizi bazı günlük gelişmelerin ortasında bulduk. Ortasında bulduk diyoruz çünkü deprem sonrası, yetkili makamlarca alınan kararlar furyası zihnimizdeki şehir planlamasına dair fikirlerin üzerine düşmeye başladı. Nasıl mı?

Gölcük depreminden sonra söylenen ve mottolaşan ”Problemli yapılarımız dolayısıyla da şehirlerimiz var, yıkıp yeniden yapmalıyız.” halet-i ruhiyesi; yakın zamanda, bizim ”E! madem öyle, biz de üzerine düşünelim.” dememizi sağladı. Tam da durum üzerine düşünürken, gelen bir diğer deprem ise mottonun ”Çabuk olalım, yıktık yıktık, yoksa biz yıkılıcağız.”a evrildiğini fark etmemiz ile birlikte ise “Düşüncelerimizi parça parça paylaşsak iyi olacak galiba.” dedik.

Özellikle İstanbul Tarihi Yarımadası’nda (Sur İçi) yapılacakların İstanbul periferisindekilerle aynı olacağı korkusu taşıyoruz. Açıkçası öncelerde deprem hassasiyetinin bir şekilde tarihi yarımadanın ferahlaması ve yenilenmesi açısından önemli ve güzel bir kaygı olduğunu düşünürken; şimdilerde zaten yoğun ve yaşanılması zor olan, bu “dantela” gibi örülmesi gereken alanın, gözü kapalı bir hızla değiştirilemez yanlışlıklarla dolacağını düşünmeye başladık.
Basitçe açıklayacak olursak, İstanbul Suriçi, geçmişte, tek ve en çok üç katlı konutların arasında kalmış, üstelik motorlu taşıtlara hitab etmeyen bir sokak örgüsüyle kurgulanmıştı. Daha sonrasında ise bu konutların yıkılarak (aynı sokak genişlikleri üstüne) yerlerine beş-altı katlı apartmanların yapılmasıyla oldukça problemli bir bölge halini aldı.

Şimdilerde, kat arttırımı yapılarak ve mevcut sokak genişlikleri korunarak, üstelik de yeşil alanlar oluşturmadan yapılacak bir dönüşümden bahsediliyor ki umarız böyle olmaz. Ancak ülkemizde sayılar hep sevilmiştir. Teknokrat bakış açısı rakamlarla ilgilenir ve pek de estetik kaygı duymaz.
Bildiğiniz gibi bir yere hidroelektirk santrali kurulacağı zaman devlet su altında kalacak toprakları satın alır, bunu bir nevi zorla yapar ki yapmak da zorundadır. Muhtemelen İstanbul’da ki dönüşüm de baraj geliyormuşçasına zorla yapılacak (açıklamalar bu yönde). Umalım ki bu dönüşüm -özellikle tarihi alanlar için- sadece sağlamlık endişesi değil aynı zamanda da insani, tarihi ve estetik kaygıları da gözetsin.

“Doğru” şehirleşmek adına düşünce sistemimizi, İstanbul Yarımadası ve de özellikle Fatih (Fatih Cami’si merkezli alan.) üzerinden kurguluyoruz. Eski, Osmanlı mahallelerinin, düşeyde yükselmesiyle oluşmuş bir karaktere sahip olan Fatih’in, insani ve tarihi değerlerin göz önünde tutularak oluşturulacak ”yeniden yapılaşma” senaryosunun nasıl olacağına dair fikirlerimiz, dönüşümün toplumsal algı üzerinden de yürütülmesi gerekliliğini savunuyor. Madem devlet eliyle bir takım yıkım ve yapımlar gerçekleştirilecek öyle ise bizce düşünsel anlamda sivil katkı da amaçlanmalıdır.

Devlet kademelerinden bazı yetkili kişilerin: “Çürük binaları zorla dahi olsa insanımızın sağlığı için alıp yıkacağız, yıkılacak evin sahibinin hakkı bir evse onu, yok imkanımız varsa iki, bilemediniz üç ev vereceğiz. Ya da başka bir yerden ev sahibi olmasın kolaylaştıracağız.” açıklamalarına, yine “Nicelik yerine nitelik!” diyerek cevap veriyoruz. İstanbul’un herhangi bir bölgesinde yapılacak dönüşüm faaliyetinin, tarihi bölgeye aynen uygulanması düşünülmemelidir. Yoğunluğu zaten had safhada olan aynı zamanda sit alanı olan bu bölge, üzerine daha hassas düşünülmeyi hak ediyor olsa gerek. Tarihi Yarımada için deprem dönüşümü bir şans olarak kullanılmalıdır. Yoğunluk azaltılmalı ve yeşile de yer açılmalıdır.

Yazının geri kalanında bütün dönüşüm hadisesinin “küçük” bir meselesine değineceğiz. O da bir önceki paragrafın son cümlesi olup, ağızdan kolayca çıkıveren fakat gerçekleştirilmesinin zor olduğunu bildiğimiz: “azaltma” ve “küçülterek, yeşile yer açma” üzerine olacaktır.

Tarihi yarımadanın yoğunluğunun azaltılıp, yüksekliğinin düşürülmesi için bir çok sebep vardır. Bunlardan bir kaçı:

- Bu sokaklar 2-3 katlı yapılara göre kurgulanmış ve de motorlu taşıtlar düşünülmeden oluşturulmuştur.

- Yapıların bu kadar yüksek ve dip-dibe oluşu insani değildir.

- Yeşil alan vb. çok azdır.

- Bu bölgeler miras özelliğinde yerlerdir. Mirasa saygı göstermek gerekmektedir. Mirası sadece yapısal anlamda değil yaşamsal anlamda da düşünmek gerekir.

A)

Yukarıdaki fotoğraf (A) Fatih Cami’si civarında çekilmiştir. Bu bölgede geleneksel yaşamı sürdürmeye çalışan bir çok insan vardır. Fakat mevcut çevrenin onlarla olan uyumsuzluğu bizim hep dikkatimizi çekmiştir. Bölge ile derin bir “kontrast” halindedirler.  Bu insanlar cami, vakıf  vb. yerlerle sürekli iç-içe olmak için Fatih’e yerleşmişlerdir. Bu bir “yaşama kültürü” nün somutlaşmış halidir. Tarihsel alanların farklı bir yaşama kültürü olduğunu ve buna hoşgörülü olunması gerektiği anlaşılmalıdır.

Tarihsel çevreyi yok sayan başkalaşım, kendini sokak adlarıyla da göstermektedir. İşte size günümüzde kentsel anlamda pek de bir şey ifade etmeyen bazı geleneksel sokak adları: Hattat İzzet Sokak, Şifahane Sokak, Haydar İmareti Sokak, Mihri Kelam Sokak… (Google Earth’ten bölgeye şöyle bir göz atarsanız örnekler yüzünüzde trajikomik bir gülümse bırakacaktır.)

Dönüşümde, herkese evinin eş boyutlusunu ya da bir-iki fazlasını vereceğiz demek sorunu görünürde çözecektir belki ancak mahallelerin insanileşmesini sağlamayacaktır. Bunun yerine topluma yeşil çevre, daha küçük fakat işlevsel evler verilmelidir.

Son birkaç paragraftan şu çıkıyor: Fatih fazlasıyla yoğun bunun yanında tarihi ve de kültürel önemi olan aynı zamanda bir çok tarihi merkeze de yakın olan bir alan. İnsani yaşama adına gereklilikleri sağlayamıyor. Başlıca çözüm bize göre evlerin ufalması ve apartmanların kısalmasından geçiyor. Yani Fatih ya da Tarihi Yarımada’da yaşamak bir takım lükslerden vazgeçmeyi gerektiriyor. Bölgede gittikçe artan tarih ve sanat meraklısı ve de geleneksel yaşam tutkunu insanlar geniş mekanlardansa küçük evlerde fakat daha insani ortamlarda aynı zamanda önemli tarihi ve kültürel merkezlere yakın yaşamayı tercih edeceklerdir diye düşünüyoruz. Bahsedilen teşvik ve yaptırımlar ise, Yarımada’da yaşamasının anlamı olmayan ya da büyük evlerden vazgeçemeyen şahıslara farklı yerler önerilerek uygulanabilir.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi sokak yoğunluklarını azaltmak evlerin küçülmesinden geçiyor. Bu bağlamda bugünki evleri incelerseniz büyük çoğunluğunda, nadir kullanılan ya da hiç kullanılmayan alanlar bulursunuz. Salon adı altında tam olarak neye yaradığı belli olmayan ve de ev yaşamında misafiri ayrı bir yere koymayı hedefleyen, kültürel açıdan sonradan çıkmış bir “sivilce” gibi duran bir birim vardır ki toplamda bütün alanların %25′ine tekabül eder. Bunun yanında, evdeki diğer birimlerde de gereksiz yere harcanmış alanlar bulunur. Geniş alan, rahatlık demek değildir. İnsanın bir mekanda mutlu olması için, evin kişinin ihtiyaçlarını karşılaması yeterli olacaktır ya da olmalıdır. Bir ev ancak “ev” olabilir, fazlası durumunda ev için yeni bir kelime bulmak gerekir. En azından İstanbul Suriçi için biz evlerdeki gereksiz alanların çıkartılması gerektiğine inanıyoruz. Yoksa bu yoğunluğun hafiflemesi düşünülemez.

Evler “neden küçülmeli?”yi, “yaşamı zorlaştıran bir durum mudur?”u ve de “Yeni mahalleleri nasıl oluşturmalıyız?”ı tartışırken dilerseniz iki düşünüre de kulak verelim:

Demek ki, en üstün düzeyde birlikte oluş (reunio) ve cemaatin caminin içinde tekrar tekrar birbirleriyle buluşması; çarşıda omuz omuza oluş; evde yakın dostları arasında içtenlik dolu bir yaşam. Ama evin içinde de, mekan anlayışı mobilya ve eşyanın nisbi yokluğu ile kendini gösterir. Eşya kalabalığı yoktur; “sert”, dayanıklı mallar pek azdır. Daha çok yerinden oynatılabilen, yeri değiştirilebilen, katlanılabilen ve dizilebilen yastıklar, halılar, hasırlar ve siniler bulunur. Ayrıca, bir çok şehir evinin içini dolduran bu tür materyallerle karşılaşılmaz. Ev sanki nerdeyse mevsimlere bağlı olarak ya da sadece ihtiyaca veya arzuya göre bir çok işe yarayabilecek saf bir uzaysallık, donuk kayıtsız bir mekan olarak çıkar karşımıza.”(1) diyorNecmüddin Bammat.

Turgut Cansever ise : “Gazali nin İhyâu Ulumid-din isimli kitabının ikinci cildinde anlattığı çok önemli bir olay var: Meşhur Hatemu’l-Esamm, Herat’tan çıkıp hem hac vesilesiyle, hem de  bir kısım yeri  görmek üzere bir seyahat yapıyor. Bu seyahette nereye gittiyse, sorular soruyor, dolayısıyla birçok tartışma açıyor. Medineye geliyor, şehrin kapısında muhafızlara soruyor:”Burası neresidir?” “Medineyi Münevveredir” diyorlar.”Olamaz! Burası Firavunun şehri olmalıdır”diyor. Muhafızlar kızıyorlar :”Sen nasıl mübarek Medine şehrine Firavun şehri  dersin!” “Öyleyse  bu şehirde bana Peygamberin sarayını gösterin !”diyor.”Peygamberin sarayı yoktu “diyorlar.” O zaman burası Firavunun şehri “diyor, velhasıl tartışma devam ediyor. Onu alıp valinin önüne götürüyorlar, orada da aynı tartışma cereyan ediyor .”Peki Peygamber ve ashab nerede oturuyordu?” diye soruyor yeniden. “Haa! Onlar topraktan, ahşaptan ve kamıştan yapılmış evlerde oturuyorlardı” diyorlar. Bunun üzerine yeniden aynı sözleri tekrarlıyor: “Firavun’un yaptığı gibi, taştan ve kireçten yapılmış bu şehir, Peygamberi’in değil, Firavun’un şehridir.”

     Hz. Peygamber ve ashabı geçici malzemeden yapılmış ve kolaylıkla değişmeye imkân veren yapıda evlerde otururken, şehirde değişmeye direnen bir yapıda, Firavun gibi değişmemeyi, ebedi kalmayı amaçlayan ve mutlak hükmeden bir iradenin ürünü olan evler inşa ediliyor. Hatemin tenkidi bunadır.” (3) 

 

Oluşturulacak mahallelerin değişebilmeye ve de hızlı inşa etmeye müsait olması da önemli bir noktadır. Osmanlı mahalle sistemi; hızlı, kolay, az katlı, değişebilmeye müsait ve geçici yapılaşmayı iktiza ediyor. Madem bölge geleneksel bir bölgedir, öyle ise geleneksel yaşam ve de yapılaşma dikkatle incelenmeli ve de bu güne uyarlanmalıdır. Aksi bir tavır ise tamamen modern düşünce sistemini gerektirir. Yüksek yapılar, geniş sokaklar ve mesafeler ister…

Tarihi Yarımada’da yeni mahalleleri üretirken; daha çok yeşil, daha insani ölçeklerde, alan israfı yapılmamış fonksiyonel yapılar, değişebilmeye müsait malzeme ve de kolay, hızlı fakat bilinçli ve etkili inşaa tekniği hedef olarak belirlenmeli. Ve de bölgede yaşayan ve yaşamak isteyenlerle, sürekli, fikir alışverişinde bulunulmalıdır.

Bu bizim düşüncemiz…

1. Necmüddin Bammat : İslâm’da Mekan Anlayışı. İlim ve Sanat Dergisi / Mart-Nisan Sayı:12

2. Atakan Yavuz : Dergâh Dergisi/ Sayı : 249

3. Turgut Cansever : Osmanlı Şehri. Timaş Yayınları, 2010

Serkan Duman Mimarlık

 

sdmimproje