Türkiye’de din kaynaklı şizofreninin yansımaları

Sanayi devrimi yaşayan Avrupa’nın teknolojik anlamdaki gelişimi Hristiyan Batı’nın diğer kültürlere olan ezici etkisi ile sonuçlandı. Bununla birlikte denilebilir ki bu etkiden en fazla nasibini alanların başında Osmanlı coğrafyası ve dolayısıyla Türkiye geliyor.

Türkiye’nin terakki bahanesiyle düşen gardı sonrası, teknolojik gelişimle iç içe geçmiş olan Hristiyan kültürü de sorgusuz sualsiz kabul edildi. Hayatın hemen her alanında örneğin yemek yerken, tuvalete giderken, sosyal ilişkiler kurulurken, giyinirken farkında olunarak ve olunmadan Hristiyan Batı taklit edildi.

Bu durum Türkiye’de iki önemli yaşam biçimi ortaya çıkarmış oldu. İlki dini ve geleneksel yaşantı biçiminin korunması ve Batı’dan ithal edilen şeylerin süzgeçten geçirilmesi gerektiğine inanan muhafazakarlar. Ve Batı kaynaklı yaşam biçimine tam anlamıyla geçiş yapılması gerektiğini savunanlar.

Not: Biz de biliyoruz ki topluluklar hiçbir zaman tam anlamıyla bölümlendirilemezler ancak anlaşılmalıdır ki tanımlamamız genel görüntü üzerindendir. Bizce şu açıklığa kavuşmuştur, yukarıda bahsettiğimiz iki kesim ya da taraf her geçen gün daha da net biçimde ayrışmaktadır.

Bahsettiğimiz taraflar birbirlerinden her anlamda ayrılıyor gözükseler de bir noktada farkında olmadan beraber hareket ederler: İslam’ın çoğu zaman bilinçsizce bazen bilerek göz ardı edilmesi…

Peki nasıl gerçekleşiyor bu?

Dilerseniz önce ilk kesimden başlayalım cevabı aramaya. “Muhafazakarlardan.”

I. Muhafazakarlık ve Din

Türkiye’de dindar kesim enteresan biçimde teknolojik gelişmenin ivme kazanmasına ön ayak olmuş iktidarları çıkarmıştır bünyesinden. Bununla birlikte söylemlerinin aksine Batı ile sorunlu görünmezler. Dindarlar için hemen her türden yenilik kabul edilebilir bir şey olarak ortada durur. En azından icraatta bu böyledir.

Ortada pek dikkatleri celb etmese de oldukça ilginç bir manzara vardır. O da Batı dünyasının izlediği yolun çıktığı postmodern çağın islam ile bağdaşmasının imkansızlığı ve Türkiye’deki muhafazakarların bu çağla pek de sorunlu görünmeyişleridir. Batı tarzı yaşam çoktan içselleştirilmiştir.

“Batı tarzı yaşam”ı açmamız gerektiğinin farkındayız zira ne demek olduğu (içinde yaşanıldığından dolayı) tam manasıyla anlaşılamıyor.

Dilerseniz sanayi devriminden önce bizde olmayıp da Batı’da var olan ve bize sonradan gelen bazı alışkanlıklara bakalım:

Koltuk, masa, çatalın sol el ile tutulması, tiyatro, resim, modern kıyafetin çok benzeri kıyafetler, lavabo, klozet vb.

Sizce bu saydıklarımızın teknoloji ile bir ilgisi var mı?

Dindarlar saydığımız bu ve benzeri birçok alışkanlığı çoktan edinmiş ve içselleştirmişlerdir. Üstelik bu alışkanlıkların yine büyük çoğunluğunun Hristiyanlıkla doğrudan ilişkili olduğunu da görmezden gelmişleridir.

Namaz kılmayı zorlaştıran elbiseler giymişler (şu sıralar camilerde imamlar cemaatin uygunsuz yerlerinin açıldığından ve namazın olmadığından bahsetmektedirler. -Hoş bunu söyleyen imamlar ise kravatlı takım elbiselerinin üzerine cübbe geçirmiş kimselerdir bu da ayrı bir konudur.) Abdest almayı işkenceye çeviren yerden çok yukarıda lavabolar kullanmışlar, namaz – yer ilişkisinin önemini algılayamayıp masa, sandalye ve koltuk kullanmışlar, yerden kopmuşlardır. (İnsanlar normal yaşantılarında yeri kullanmadıklarından ötürü camilerde de yerde oturmakta zorlanmaktadırlar ve yaşlı müslümanlar sandalyelerde ve sıralarda oturmaya başlamışlardır. Din görevlileri buna da isyan etmektedirler.)

bkz: Kiliseler mi camiye benzesin?

bkz: Martin Lings 2005′te ne dedi?

Kadın erkek ilişkileri de muhafazakarlar için Batı’nın dönüştürücü etkisinden nasibini almıştır. Kadınlar muhafazakarlar tarafından yerlere göklere çıkarılan Osmanlı döneminde sokakta yüzleri bile kapalı biçimde dolaşıyorken bugün dindar erkekler ve kadınlar her tür alanda rahatlıkla ilişki içerisindedirler. Kadınların erkeklerden ayrı biçimde çalışabildikleri (bu çok büyük bir ihtiyaç olmasına rağmen) yerler yok denecek kadar azdır. Dindarlar mensubu oldukları din gereği erkek-kadın ayrı eğitim alma, okuma arzusunu da bir kenara bırakmış görünmektedirler.

bkz: muhafazakar mimarlığı ucuz değil, belki lüzumsuz

bkz: Kubbeyi Yere Koymamak ile Tesettür Modasının Ne Âlâkası Var Demeyin.

Mesele sadece yaşam biçiminde cereyan etmez. Bugün entelektüel dindarlar bir tür Batı tipi sanat üreticiliğinin savunucusu olmuşlardır. Oysa sinema, resim, tiyatro vb. sanat dallarının bırakın muhafazakar oluşunu islam ile uyuşacak durumları yoktur. Ve bu trajedi bile görülmektedir ki dindarları rahatsız etmediği gibi felsefik anlamda da iğnelememektedir.

Tesettürün ve “mış gibiciliğin” islamda ne demek olduğunu bilen birisinin sinemanın islam ile bağdaşmayacağını rahatlıkla anlayabilmesi gerekir. Ancak görünen odur ki entelektüel dindarlar meseleyi bilinçli olarak görmezden gelmektedirler. Hatta sinema ile “irşad” arayışına bile girmiş olanlar vardır. Oysa “Muhammedi bir sonuca ancak Muhammedi bir yoldan gidilebilir” deyişini unutmamak gerekir.

bkz: Müslüman sinema yapabilir mi?

Edebiyat için de geçerlidir bu durum. Örneğin İslam-roman ilişkisi üzerine birçok felsefik tartışma olması gerekirken çok az sayıda düşünür meseleye eğilmiştir.

bkz: Cemil Meriç 1974′te ne dedi?

“Muhafazkar tiyatro” yapan insanlar olduğunu duyuyor ve şaşırıyoruz. Zira Aristonun tiyatro hakkındaki önemli kitabı olan Poetika’nın birçok islam alimi tarafında çevirilmiş olmasına rağmen tiyatronun islam aleminde yapılmadığını görmek gerekir. Antik dünya binlerce kişilik tiyatrolar inşa etmişken sizce müslümanlar bunları görmemiş olabilirler mi? Tiyatronun İslam ile bağdaşmayacak birşey olduğunu anlamak için alim olmaya gerek yoktur.

Meselenin görsellik boyutu da böyledir. Rönesansla birlikte ortaya çıkan perspektif ve pagan dönemin resimle iç-içeliği sorgulanmalı, bunun yanında resim-hristiyanlık ilişkisi ve resmin Hristiyani manada kutsallığı göz ardı edilmemelidir.

bkz: Güneşe Bakmak Günah mı?

Bedene bakış da İslam aleminde Batı’dakinden fersah fersah farklıdır. Erkek olsun kadın olsun çıplaklık (günümüzde çıplaklığın genital bölgelere indirgenmiş oluşuna bakmayınız, İslamda çıplaklık erkekler için diz kapağı göbek deliği arası, kadınlar içinse  vücudun neredeyse tamamına yakını demektir.) islamda yasaklanmıştır. Oysa bugün tv kuran muhafazakarların kanallarının Batı kanallarından farkı yok görünmektedir. Dindarlar tarafından takip edilen bazı televizyon sunucuları da rahatlıkla İslam için çıplak denecek şeyleri milyonlarla paylaşmaktadırlar. Üstelik bu paylaşımlar yine İslam’a göre kul hakkı meselesine girme durumundadır. İslami teolojiye göre kul hakkı Allah tarafından affedilmez.

Sadece televizyonculara bakmamak gerekir. Sosyal medyada da benzer durumlar söz konusudur. Bir müslüman rahatlıkla islam ile bağdaşmayan paylaşımlar yapabilmektedir. Üstelik sırf dindar oluşundan ötürü binlerce insan tarafından takip edilen bazı kimseler bile görülmektedir ki İslami anlamda “açık saçık” şeyler paylaşabilmektedirler.

bkz: beden kusmak

Lafı daha fazla uzatmayalım. Muhafazakarlar açısından son olarak teknoloji meselesine değinmek istiyoruz. İslam aleminin, Batı medeniyetine olan üstünlüğünü kaybetmesinin bir anlamda teknolojiye bağlanması, teknolojinin fetişleştirilmesine yol açmış görünür. Örneğin teknoloji üreticilerinin bile çocuklarını teknolojisiz okullara göndermesine rağmen Türkiye’de ergenliğe bile adım atmamış çocukların kağıt kalemden dokunmatik ekranlara geçmesi için çaba gösterilir. Oysa özellikle dindarların yukarıda bahsettiğimiz gibi nedenlerden ötürü  teknoloji ile olan ilişkileri çoktan belli bir uzaklığa gelmeliydi diye düşünüyoruz.

Teknoloji dini yaşantıyı da olumsuz etkilemiştir. Örneğin hoparlörün camilerde kullanılış biçimi ya da inşai teknolojinin şehirleri etkileyiş biçimi meselelerine eğilmek gereklidir.

bkz: Modern dünyada ezan, şehir için bir tasarım öğesi olabilir mi?

bkz: kurban bayramlarımızda bir eksiklik mi var?

 

II. Din ve sekülerler.

Türkiye’de uzun süreler İslam’a çoktan yer altına itilmiş ve kurtulunmuş bir olgu olarak bakan bir zümre vardı. Tıpkı dindarların islam ile “mış gibi” olan ilişkisi gibi sekülerler de “mış gibi” bir din algısı içindeydiler. Aslında bu durum günümüzde de devam etmekte ancak islamın yüzeye çıkışı meselenin seyrini değiştirdi.

İslam’ın göz ardı edilmesi sadece dinin değil onunla birlikte geleneğin de yok sayılmasına neden oldu. Bu çok talihsiz bir durumdur çünkü Türkiye’nin uzunca bir döneminde karar verici olanların takındığı bu tavır geleneğin önemli ölçüde zarar görmesine neden olmuştur.

Kendini yermenin, neredeyse  Batı’nın üretiminin kutsallaştırılması (ironik biçimde) boyutuna varacak kadar gitmesi, bu üretimin sorgusuz sualsiz taklit edilmesine yol açtı. Oysa ıskalanan, Batı’nın üretiminin tamamen seküler bir biçimde olmadığı ve bir çok noktasındaki Hristiyan varlığıydı. Bu alt metnin idrak edilememesi yüzünden Batı taklidi üretimler hem kitch kaldı hem de seküler olsa dahi müslümanların yaşadığı bir yerde anlaşılamadı ve çarpık biçimde içselleştirildi. Yanlış gelişti.

Panovsky’nin, şapka çıkararak selamlaşmanın aslında şövalyelerin miğfer çıkarmalarından geldiğini anlatması, hemen hiçbir şeyin sıfırdan ortaya çıkmadığının bir kanıtı aslında. Mimari de buna dahil. Batının ürettiği bir mimarinin içeriğini anlamadan, alt metnini okumadan yüzeysel olarak görüntüsünü almak ve uygulamak da kitchliğe kapı açan bir diğer durum. Oysa bu noktada dönüp geleneğe bakmak gerekirdi.

Mesele uzar gider. Biz burada nihayetlendirelim.

Görülmektedir ki ortada din merkezli bir kırılma vardır. Dindar olsun olmasın hemen herkeste bu gözlemlenmektedir. Dindarlar adına bir tarafta emirleri açık bir din diğer tarafta ise modern batı yaşantısı varken sekülerler için var olan bir dini kimlik ve oluşturduğu gelenek ile biran önce ulaşılması gereken “muasır medeniyetler” seviyesi vardır. Bu durum ne yazık ki iki taraf için de hakiki İslam kültürünün görmezden gelinmesiyle sonuçlanmıştır. Ve ortaya çıkması gereken trajedi ölü doğmuştur. Tatminlik trajedinin sağlayacağı “şifa arayışını” dolayısıyla da “deva”yı öldürmüştür.

Deve kuşu çok şirin bir hayvan. Ama ne yazık ki kötü bir alışkanlığı var…

 

 

sdmimproje