Türkiye’nin geleceğine öğretmenler değil müteahhitler karar veriyor.

Günümüzde “öğretmen” kelimesi herkes için farklı bir anlam ifade ediyor. Ailesinde öğretmen olan biri için başka, olmayan için başka, kendisi veya eşi öğretmen olan biri içinse bambaşka. Ve bu anlam genellikle önce özelde mi yoksa devlette mi çalışıldığı, KPSS’den kaç puan alındığı, stajyerliğin kalkıp kalkmadığı, maaşının ne kadar olduğu vs. ile ilgilidir. Bunun yanında saygınlığı da çeşitli faktörlere bağlıdır. Örneğin, kırsal kesimde öğretmenlere şehirdekinden daha çok hürmet gösterilirken, sosyal statüsü yüksek insanlar arasında neredeyse öğretmenler parayla satın alınan birer hizmetçidir.

“Devlete kapağı atmak” aslında bir bakıma ülkemizde zorunluluktan başka bir şey değildir. Zira özel kurumlarda insani şartlar altında çalışmayı beklemek beyhude bir istektir. Özel kurumların her türlü sömürme politikasına maruz kalmamak için KPSS denen kabusu yaşamak zorundadır öğretmen adayları. Bir de ücretli öğretmenler var ki, o apayrı bir tartışma konusudur.

Devlette çalışan bir öğretmen için  öğretmenlik çoğu zaman 40 dakikayı doldurma çabasıyla geçer. Zaten ilk başta bu mesleği tercih etme sebebi de rahatlığı ve tatillerinin bol olmasıdır. Öğretmenler yeni nesli ve dolayısıyla ülkenin geleceğini şekillendiren kişiler olmaları gerekirken, bugün maalesef çoğu henüz kendilerini şekillendirememiş, üniversitede son gece çalışıp ucundan kıyısından sınavları vererek lisans eğitimini tamamlamış kişiler topluluğu haline gelmiştir. Öğrencilere dersi sevdirmek ve örnek bir kişilik olmaya çabalamak şöyle dursun, kendisini başka türlü dinlemeyeceklerini ve sınıf düzenini sağlayamayacağını bildiğinden soğuk ve sert bir kişi olmaya çalışır. Oysa dersin neden öğrencilerin ilgisini çekmediğini anlamak için bilmesi gerekenleri lisans eğitimi sırasında bir ara “kısa süreli bellek”ine atmıştır. Ne bir ön hazırlık, ne öğrencilerin dersi derste öğrenip öğrenmediklerini anlamaya çalışma, ne de onların derse karşı tutumlarını bilme bu öğretmenlere çok uzaktır (Elbette çalışkan ve mesleğini önemseyen öğretmenleri bunun dışında tutuyoruz).

Bütün bunların yanında, suçun tamamını bahsettiğimiz tarzda öğretmenlerin üzerine yıkmak haksızlık olur.  Çoğunlukla, çorap değiştirir gibi sınav sistemi değiştirmesinin yanı sıra, yalnızca bir senede (sistemin başarılı olup olmayacağını anlamak için bir deneme sürecine gerek duymadan) genç neslin hayatını kökünden etkileyecek bir eğitim sistemine geçiş yapabilen bozuk bir düzenin suçudur bunlar. Tabii ki halen çok fazla öğretmen açığı olan ve işsiz gezen öğretmenlerin bulunduğu ülkemizde neden  sürekli yeni öğretmenlik bölümleri açılıyor ya da mevcut bölümlerde kontenjanlar artırılıyor, bu da ayrıca tartışılmalıdır.

Öğretmenliğin değerlenmesi, toplumdaki kaliteli insanların artması demek olduğuna göre, öncelikle öğretmenlik mesleğine layık kişilerin bu işi yapması gerekmez mi? Elbette bunun için ilk olarak öğretmenliğin herkesin yapabileceği bir iş gibi algılanmasının önüne geçilmesi gerekiyor.

“Bir mesleğin meslek olarak nitelendirilmesine neden teşkil eden belli başlı vasıflar söz konusudur. 1739 sayılı Temel Eğitim Kanunu’nun 43. maddesi öğretmelik mesleğine hazırlığın genel kültür, özel alan eğitimi ve pedagojik formasyon ile sağlanacağını belirtmektedir. Eğer farklı bölümlerden mezun öğrenciler bu ölçütler göz ardı edilerek öğretmen olarak istihdam ediliyorlarsa, bizim öğretmenlik mesleğinin statüsünden önce öğretmenliğin gerçekten bir meslek olup olmadığını tartışmamız gerekmektedir. Bu tartışmaya ışık tutması açısından başka bir meslek üzerinden örnek verelim. Türkiye’de çok fazla doktor açığı olmasına rağmen, kırık çıkıkçılar ya da veterinerler doktor olarak atanmamaktadır. Pekâlâ, doktoru olmayan bir kırsal bölgede bir kırık çıkıkçıya doktor unvanı verilse ne olurdu? Kuşkusuz, orada yaşayanlar bu kırık-çıkıkçıya olan olağan ziyaretlerine devam edebilir ve doktor ihtiyacımız giderildi diyebilirlerdi. Ancak, diğer taraftan çok kısa zamanda yanlış tedavi yüzünden hastanede ölüm vakaları artabilir ya da sakat kalanların sayısı yükselebilirdi. Yani, böylesine yanlış bir uygulamanın olumsuz sonuçları çok kısa bir sürede kendini gösterirdi ve bu uygulama toplumsal bir tepki ile karşı karşıya kalabilirdi. Maalesef, aynı şey öğretmenlik ya da genel manada eğitim için geçerli değildir. Eğitimde gerçekleştirilen çoğu uygulamanın -olumlu ya da olumsuz- sonuçları çok uzun vadede gün yüzüne çıkmaktadır. Dolayısıyla eğitim uluslararası düzeyde çok önem atfedilen bir husus olsa bile genelde istismara özelde ise geçiştirme politikalarına en açık alanlardan birisidir. Geçtiğimiz son 20-30 yıllık zaman diliminde öğretmen ihtiyacı noktasında arz-talep dengelerinin çok farklı nedenlerden dolayı bir türlü planlanamamış olması, maalesef alan bilgisine ve hatta öğretmenlik meslek bilgisine sahip olamayan çok sayıda üniversite mezununun öğretmen olarak atanması ile sonuçlanmıştır.” (Murat Özoğlu, Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Sisteminin Sorunları, Seta Analiz)

Sözün bundan sonrasını derdimizi “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı kitabında dile getiren Nurettin Topçu’ya bırakıyoruz:

“Muallim meselesi, maarif davamızın ana meselesidir. Maarifi yapacak olan muallimdir. Şayet değerlendirilmezse, maarifi yıkan da o olur. Evvela muallimin meslek adamı olması, muallimliğin bir meslek haline gelmesi lazımdır. Az zamanda çok mektep açma iştihasına kapılarak ölçüsüz şekilde kabartılan muallim kadrosu, altmış çeşit meslek ve menşeden insanları içerisine aldı. Muallim doktor olamaz; lakin doktor muallim olabilir. Muallim avukatlık yapamaz; fakat avukat muallimlik yapabilir. Muallim tüccar değildir; ama tüccar muallim olur. Çünkü bütün bu insanlar birer mesleğin insanıdırlar; yalnız muallim mesleksiz adamdır. İşte eğer varlığı kabul ediliyorsa, maarif faciasının sebebi bu hadisedir. Çok çeşitli mesleklerin karışığı olan muallimlik henüz meslek olamamıştır. Bu durum feci neticeler doğurdu: Evvela muallimle ilim adamı arasında bir uçurum açılmak istendi. İdeal muallim, sadece sınıfa zamanında girip çıkan ve müdürüne itaat eden bir insan olarak alındı. İlim, idari amir ve nizamlardan müstakil kalmadı, ve maarifte, idare amirlerinin ilmi değerleri mutlaka üstün kimselerden seçilmesi çok kere ihmal edildi. Düşünülmedi ki, insanoğluna yapılan bunca zulümlerin en fecisi şudur: Alimin cahiller elinde kalması ve kuvveti kullananlar tarafından tehdidi…”

Öğretmenlik kurumu bu durumdayken sanırız geleceğin inşasını müteahhitlere bırakmamız gerekiyor. Çünkü bugünün çocukları yarının büyüklerinin nasıl bir ortamda, hangi biçimde yaşayacaklarına onlar karar veriyorlar.

Yüksek duvarların içindeki bir kulenin bilmem kaçıncı katında, mahalleden, topraktan, komşudan uzak bir çocuk, bir asansörle otoparka ya da avm’ye inse ne olur ki?

insanları burada hayvan barınakları bekliyor; cümlesinin düşündüremedikleri

Turgut Cansever 1994′te ne dedi?

Türkiye’de Konut Alırken Dikkat Edemeyeceğiniz Şeyler

modernitepizzameskenaforizma + soru işareti

bakış açını genişlet – 02: heykelde yaşayamamak

kaçacak bir yer – 01: Yeni Bir Umut

sdmimproje